Bölme 1: Fütür Hale


Dünürümle görüşmeden önce yapmam gereken bütün hazırlıkları yaptım. Hazırlıkları hemen yapmaya başlamalıydım, çünkü daha düne kadar bir dünürüm olduğunu dahi bilmiyordum. Kabul etmek zor da olmadı açıkçası, bir dünürü hak etmiştim. Gizli gizli arzuluyordum belki de. Torunum nasıl oyuncaklarının canlandığını hayal ediyorduysa ben de bir dünürün hayalini kuruyordum. Torunum aklını okuyabildiğim tek kişi değil tabii ki.

Akşamdan suya koyulmasi gereken bütün sebze ve bakliyatı aynı kovanın içerisine koydum. İnanıyordum ki bir yemek hazırlanırken malzemeler aynı yerde beklerlerse, birbirlerine lezzet katarlar. Ama nedense sebzeler daha yumuşak ve açık görüşlü olduğu için bakliyatlardan özgüce ve keyifle etkilenirken, bakliyat katı katı kovanın içinde hüküm sürmeye çalışacak, bu beraberlikten nasibini alamayacaktı. ''Alamadı da!'' demek isterdim ancak bilmiyorum. Yıllar boyunca, bana yüzyıllar gibi geliyor şimdi, buzdolabında sakladığım bütün yiyecekleri birbirinden mümkün mertebe ayrı yerlerde, ayrı kapalı kaplarda sakladım. Bu alışkanlığın sebebi, ya birbirlerini olumsuz etkilemelerinden korkmamdı ya da ben uyurken dolabın içinde bir medeniyet kurup uyanana kadar fetihçi bir topluma dönüşmelerinden çekinmemdi. Olabilirdi, zira kapaksız sürahinin içindeki suyun tadındaki garipliği başka şekilde açıklayamıyordum. Tadı olmadan tüketebileceğim tek şey olduğuna inandığım suyun sucuk, taze fasulye ve lületaşı gibi boğazımdan serince akması sadece aklımın oyunu olamazdı.


Hazırlıklarım neredeyse tamamdı. Tabaklara aranje ettiğim yiyeceklerin üzerine birer yaprak yeşillik koydum, son yiyecek yığınının tepesine 10 dolarlık bir banknot yerleştirdim ve yalnızken osurduğumda gülümsediğim gibi tabağı süzerek gülümsedim. Hatta isterik bir kikirdeme bile işin içine girmişti sanırım. Deham karşısında aklımı yitirmemek için ağzımı tuttum, çıldırmak ağzımdan hızla çıkacak titrek siyah yılan balıklarıymış gibi. Sonra masanın üzerine uzanıp beklemeye başladım.

Bana bildirildiği üzere dünürüm aranan birisiymiş, mezun olduğu gibi havada kapacaklarmış ancak üniversiteden aşşağı atlarken, uzun bir İnkaca sözcüğü tramplen olarak kullandığı için en büyük holdinglerin bile erişemeyeceği yükseklere zıplayıp yere çakılmış. Bu yüzden o gün bu gündür işverenlerin arananı olup çıkıvermiş. Takip edilmesi zor olsun diye evinden çıkarken 3 adet aynı renk aynı marka araç 4 farklı yere aynı anda hareket edecekmiş. Hadi bakalım. Umarım o araçlardan birisi buraya geliyordur ve o gelen arabanın içinde dünürüm Palpatin vardır. Çünkü karışıklık istemiyorum. Ben sebzelerimi binbir emek 3 gün öncesinden dizeyim, tek tek sayayım ve kalksın onun için özel ayırttığım 1 arabalık park alanına boş bir araç gelsin.

Palpatin çok fakir olduğu için şu şöförsüz, kendi kendine giden arabalardan almış. Şöförlere parası yetmiyordur tabii adamcağızın. Bu durumda araçların hepsinin bir bir önceden nereye gideceğini belirlemesi gerekiyor. Eğer bu işi benim sebzelerimi suya yatırdığım saatlerde, ve benim bakliyatlarımı suya yatırışımdaki disiplin ile yaptıysa bugün yanlış arabaya binmesi beklenemez. Ama eğer ki bu işi balina görmüş transatlantik yolcusu eblekliği ile yaptıysa aracın boş gelmesini beklerim. Peki ya araçlardan birini takip ettiklerini varsayarsak, ve bu araç benim evime gelen araba ise apartmandaki herkesi işe almaları kaçınılmaz olur.

Bu karmaşık ve endişeli hesaplamaları yaparken bir arabanın yanaştığını duydum. Motordan ''yanaşıyorum'' diye bir inleme geldi. Ucuz bir sesti. 3. sınıf bir seslendirme sanatçısını bağlamışlardı belli ki motora. Hemen tencereye koştum. Mutfak dolabını açıp tencereni soğuk çelik kompakt disk götüyle karşılaştığımda, burada ne işim var diye düşünüp pencereye koştum. Neyseki birbirine benzeyen kelimeler yüzünden böyle ikilemler içinde kalmamıştım hayatım boyunca. Ama artık doktorla randevularım çok daha az gergin geçecekti. Çünkü her muayenenin sonunda bana hep o şeyi söyleyeceğinden korkuyorum. Tek korkum budur. Mükemmel, ihtişamlı, tertemiz, Microsoft Vista kadar uyarıcı, telefon kadar iletişimsel göğüslerimi elleriyle imtihan ettikten sonra:

''Hale hanım, memenizde kist var. birlikte kayalım mı? Haydi, 1, 2, 3? (sesinde tedirgin titrek bir davetkarlıkla)

Çünkü en büyük hayalimdir, bir gün öylesine objektif biri olacağım ki, kendi göğüslerimin üzerinden minik, elektrik bir ruh gibi kayacağım.

Arabadan birisi indi. Yani birisi olduğunu düşündüm, çünkü o açıdan sadece bir tutam beyaz saç ve bir çift omuz görebiliyordum. Dünürümün yalnızca bir tutam beyaz saç ve bir çift omuzdan oluşmadığını umdum bir an, sonra geçti, çünkü hiper uzay asansörüne binip yukarı gelmesi ben diyeyim 2, siz deyin 3 milisaniye sürdü.

Kapı çok eski bilim kurgu filmlerindeki gibi açıldı kendiliğinden. Böyle durumlarda hep gözlerime inanamadığımı düşünmek isterim ama yine sıradan son derece inanılır bir adam duruyordu eşiğin öteki tarafında. Kararlı ve yaramaz gözleri vardı Palpatin'in. Ten renginde solaryumda uyuya kalmış, süreyi geçirmiş, gereksiz esmerlik hemen dikkatimi çekti. Baştan aşşağı tasvir etmek zorunda hissediyordum kendimi. Lacivert kartopundan yapılmış ceketi ve sperm bankası gravatı son derece şık ve uyumlu görünüyordu. Orta parmağında mars taşı büyük milliyetçi bir yüzük vardı ve yalnız gelmişti. Pantolonu ve ayakkabıları o kadar sıradandı ki sanki belinden ayak parmaklarına kadar hiçbirşey giymiyordu.


''Buyur, buyur, hoşgeldin'' dedim alelacele. Çünkü biraz daha bekleseydim, bir vampir şamatası ve yüzünde çok bilmiş bir yan gülümseme ile ''Beni içeri davet etmeyecek misin?'' diyecekti. Emindim çünkü yüzündeki kırışıklıklar hayatının böyle sözlerle geçtiğini anlatıyordu. Buna izin veremezdim, hayırdı, yok anacımdı, benim evimde böyle Amerikan rüyalarına, ''Yan bastım, şimdi sen yürü''lere yer yoktu. Dişlerini göstererek gülümsedi, ''Hoşbulduk, buyurdum.'' diyerek içeri girdi. Dişleri çok muntazamdı. Şu, 30 diş hekiminin 40 ortodontistin katıldığı ücretsiz bienal belediye diş ameliyatları şenliğinde yapıldığı belliydi. Sol köpek dişinde belediye başkanının mini-portresi kazılıydı.

Evim büyüktü, böyle bir adamı ağırlamak tam bana göre bir işti. Salonumda en az 2 kişinin oturacağı kadar koltuk ve koltuklar arasında amfi-tiyatroları solda-kreş bırakacak oha-surround akustiği vardı. Bunu eşcinsel olmayan iç mimarıma borçluydum. Her gün evime gelir ve möblemi tek tek sayar, yerlerindeki doğal değişimi not alır ve feng şui ölçeği ile genel tektiğini yapar ve gider, sağolsun. Salonun kapısına doğru yürüyüp elimi odanın içine sokup ''Buyur geç lütfen'' diye buyur ettim. Daire kapısından salon kapısına gelene kadar 5 defa göğüslerime baktı. Zaten bugün 114 olan rekorumu kırmayı beklemiyordum. Bugün memelerimde bir hüzün, bir isyankarlık vardı.

Koltuklardan birkaç metre uzakta bir saniyelik tereddüt duruşunu müteakiben bir koltuk seçip oturdu. İyi bir seçimdi, çünkü koltukların %75'i duvara bakıyordu. Ne görecekti ki? Ben salonumu, avcumun içi gibi bildiğimden dolayı göğüslerimi onun oturduğu koltuğa en verimli biçimde sunabileceğim koltuklardan birine oturdum. Diğerlerine de sonra otururdum. Çünkü misafirliği boyunca yalnızca tek açıdan görmek zorunda bırakmak neredeyse çin işkencesi olurdu. Oturdum, oturdum ama bu oturuş ''Ne içersin?'' diye sormak içindi sadece. Sonra kalkacaktım nasıl olsa. 2029 yılında başıma gelen olaydan sonra askeri bir ciddiyetle sorarım bu soruyu. Çünkü o yılın 10 ağustos günü, (Hicri takvime göre Cemaziyülâhir ayının 18'i, 1453) evime kalbimin güzelliği ile davet ettiğim bir kadın ''Hiçbirşey içmem, Teşekkürler.'' demişti. Beni tokgözlülüğü ile yerime çivilemişti. Kalkamamıştım koltuktan, öylece kalıvermiştim. Artık kimsenin hayatımı böylesine altüst etmesine izin vermeyeceğime tüm izzet-i ikramlar üzerine and içmiştim.

''Çerkez tavuğu lütfen.'' dedi nazik bir yalvarışla. Kolları ile koltuğun kenarına yaslanmıştı. Kollarını ve dizlerini bir kaldıraç olarak kullanmak suretiyle makatını koltuk yatağından istediği zaman 30 santime kadar zahmetsizce kaldırabilirdi. Beni şüphelendirdiği için sormak zorundaydım.

''Ben gidince osurmayacaksın değil mi?'' bunu söylerken bir yetimhanede olsaydım, tüm çocuklar koşarak kaçar, kim bilir belki o hızla ailelerini bulurlardı. Kaşımı şüphe ile kaldırdığımda dedektiflere ilham veren bir kıvrım oluşur.

''Sen olmadan asla!'' dedi. Bu kadar aptalca bir tepkiye ikna olmak zorundaydım. Çünkü hemen odadan çıkıp çerkez tavuğunu hazırlamaya başlamasaydım orada kalıp hiçbirşey söylemeden öylece yüzüne bakacaktım. Hazırlamaya koyuldum. Brandy'i koydum, biraz çerkez, tavuk vesaire derken....

*ZARIL!*

Salonu mutfağa bağlayan kapıya geldiğimde poposu tekrar koltuğa değmek üzereydi. Yüzünde suçlu, harap ve sıçık bir ifade vardı. İlk önce hiddetlendim, sonra insan hakları bildirgesinin 2. baskısını düşünüp gevşedim ve sevecen bir gülümsemeyle olayı kapatmaya karar verdim. Osuruğunda tropik bir aroma vardı ve bu da onu derhal affetmem için çok geçerli bir sebepti. Mutfağa döndüğümde, mutfak robotum Rukiye'nin içeceği hazırlamış olarak karşılaması beni kendi mutfağımda misafir gibi hissettirdiyse de koşar adımlarla dünürüme döndüm. Gittikçe ona benziyordum, çünkü tam mutfak kapısının eşiğinden geçerken ben de salmıştım eser miktarda gaz. İyice koltuğa yayılmıştı, yaymıştı fışkasını. Bu iyiye işaretti, hemen asıl meseleye geçerdi yemek yerken de gelme sebebinin şahikasında olurduk.

Çerkez Tavuğundan bir yudum alıp önündeki yumurta şeklindeki çok-post-modern zigon sehpanın üzerine koyduktan sonra yüzü ciddileşti. Birkaç gün önce yaşadığı bir olayı hatırlarmışçasına:

''Aklıma birkaç gün önce yaşadığım bir olay geldi. Arkadaşlarla içmeye gitmiştik, 4-5 tekiladan sonra aklıma sen gelmiştin. Şimdi de seni gördüm aklıma 4-5 tekila geldi. Söylemek istedim. Yüz ifadenden ve şu anda bıçakladığın küçük çocuğun acısından anladığım kadarıyla konuya gelmemi bekliyorsun.'' dedi ve çocuğu doğaya bıraktım. Tam bu sırada Bitlis'te tam 400 keklik doğaya bırakılmıştı bence. ''Hale, seninle bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor. Çok tehlikeli bir yolculuk, o yüzden sen gelemezsin. Kattiyen gelemezsin!'' derken eli cebine uzandı. Kartopu ceketinin iç cebinden kağıttan bir harita çıkardı. Kağıdı görünce tiz bir çığlık attım, çünkü dünyada A4 kağıda sahip kişilerin sayısı insan elinin parmaklarını geçmiyordu. Arasıra internette görüntüleri yayınlanırdı. A3 kağıtların lafı bile edilmezdi. Kağıt yerine palmiye yaprakları ve ağaç kabukları kullanırdık. Karşımda sindirmem gereken kocaman bir keşif duruyordu. Çünkü bu yalnızca bir kağıt değildi, üzerindeki harita da cabasıydı.

''Bu nedir?'' dedim merakla. O kendine hakim, metanetli Hale gitmiş, yerine şu, sörf tahtalarının altında üç tane köpek balığı yüzgeci bozması çıkıntılar var ya, hah! onlardan gelmişti, öylece koltukta duruyorlardı. Bir süre sonra cevabı duymak için tuvaletten döndüm. Tahta parçalarının üzerine oturmadım tabii, çünkü artık koltuk değiştirme ve göğüslerimi birazda şuracıktan gösterme zamanım gelmişti.

''Bu bir harita. 'Tamam onu anladık da ne haritası?' demeden önce sana ne haritası olduğunu açıklayacağım. Bu gelecek ile geçmişin kesiştiği yerden gelen bir Dünya haritası. Şu işaretleri görüyor musun? Kırmızı çarpı işaretlerini... Bu işaretler 3 kutsal objenin saklı olduğu yerleri gösteriyor.'' dedi hararetle ve hevesle haritanın farklı yerlerini parmaklıyordu.

''Eee?'' diye sordum merakla, eğer o anda Palpatin beni düşündüyse, ''Vay be! Ne karıymış, gözleri faltaşı gibi açıldı'' diye düşünmüştür.

''Kehanete göre, kim ki bu üç objeyi bulup Topkapı Sarayı, Cariye Koğuşunda birleştirirse Tanrı'ya bir sual sorabilir.'' son kelimesini söyledikten sonra ikimizde bir yıldırımla irkildik ve sular kesildi. Susuzlukla birbirimize baktik, orada, o gerginglikle, mevsimi gelmiş hayvanlar gibi sevişebilirdik ama önümüzde çözülmesi gereken bir gizem vardı. ''Ben de seninle geliyorum, ne zaman çıkıyoruz yola?''. dememle ayağa kalktı ve gözlerimin içine baktı, göğsü bir feministinki kadar gergin ve hazırdı. ''Bunu yapmak istediğinden emin misin Hale?'' dedi.


Hiç yorum yok: